TABUTTA RÖVAŞATA, 1996
Türkiye | 35mm, Renkli, 74’ | Türkçe
Yönetmen: Derviş Zaim
Oyuncular: Tuncel Kurtiz, Ahmet Uğurlu, Ayşen Aydemir, Fuat Onan, Şerif Erol, Hasan Uzma
ARAF, 2012
Türkiye, Almanya, Fransa | DCP, Renkli, 124’ | Türkçe
Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu
Oyuncular: Özcan Deniz, Nihal Yalçın, Neslihan Atagül, Barış Hacıhan, Ilgaz Kocatürk, Can Başak
90’lı yıllarda içinde debelendiğimiz bu kaotik alemin son çivisi de gevşemiş gibiydi. Faili meçhul cinayetler ve yolsuzlukların merkezindeki siyasetçiler gönül hoşluğuyla herkese ‘bir ev ve araba’ vaadini dayatıyorlardı. Kutuplaşmanın âlemi yoktu (‘Sovyetler de çökmüştü işte!’) ve çiçeği burnunda özel TV’lerimize göre idealizm yokluğunu televole kültürüyle ‘çalıp, söyleyerek’ pekâlâ aşabilirdik. Tabutta Rövaşata, bu iki arada bir derede kalmışlığı, hiçbir yere ait olamama halini tespit edişiyle de sinemamızda bir kırılma noktası. Derviş Zaim hem ‘arkadaşlar arasında’ gerilla usulü de film yapılabileceğine öncü olmuş hem de ‘mahallenin garibanı’ karakterini sinemamızın ‘en marjinal’ esas adamı olarak baş tacı etmişti. Sokakta yaşasa da insanlığından taviz vermeyen Mahsun (Ahmet Uğurlu) araba çalarken aslında üşümeden geçireceği bir mekânı, bir gecelik ‘konforu’ ödünç alıyordu. Onu Yeşilçam nostaljisinden ayıran ise genel geçer düzenin ‘hizasından’ çıkmış birisi olmasıydı. Doğru bildiğini okudukça başı sıkışan Mahsun’un başka yerlere kaçıp gidememe hali Araf’ta da Türkiye insanının makus talihi olarak yeniden karşımıza çıkıyor. Farklı bir gelecek hayalindeki Zehra’nın (Neslihan Atagül) şehirlerarası yol üzerindeki bir dinlenme tesisinde çalışması iki dünya arasında çekilecek bir bekleme cezası gibi. Karakterlerin ‘modern’ Türkiye’ye sinmiş olan korku ve endişelerin göstergesi olduğu ortada. Zaten Mahsun’un güzelim Boğaz semti, Zehra’nın isli puslu küçük kentinden farklı değil. Alacakaranlığa sabitlenmiş açık alan manzaralarıyla her ikisi de benzer sıkıştırılmışlığın ve sabitlenmişliğin filmleri. Arzu nesnesi olan kişilerin ‘gidici’ olması da bu duyguyu pekiştiren bir olgu. Fallik misali dev bir kamyonla Zehra’nın, sivri bir şırıngayla Mahsun’un değişim hayalleri un ufak oluyor, yoksulluk ve yoksunluk çemberi iyice daralıyor. Ne aşkla mümkün oluyor kaçmak küçük çemberimizden, ne de en uçta yaşamakla. Mahsun en azından işi iyice deliğe vurmuş, TV ekranındaki ‘şişman sosis’ reklamı finale müstehzi bir nokta koymuştu. Yerel bir TV şovunda evlenen Zehra'nın kaderine boyun eğmek zorunda kalışı ise son çivinin belki çoktan düştüğüne delalet. -Esin Küçüktepepınar