BURADASINIZ » ANA SAYFA » BASIN » BASIN BÜLTENLERİ

Bellek ve Ölçek

Modern Heykel - Bellek ve Ölçek. 10 Şubat- 30 Nisan

İstanbul Modern, Türkiye’de bugüne kadar gerçekleştirilmemiş büyük bir sergiyle Modern Türk Heykeli’nin tarihine ışık tutmayı amaçlıyor. 10 Şubat tarihinde açılan sergi, 1950-2005 tarihleri arasını kapsıyor ve İstanbul Modern’in gerçek müzecilik misyonuna bir adım daha yaklaşmasını sağlayacak nitelikler taşıyordu.

Bellek ve Ölçek, modern Türk heykel sanatının gelişim çizgisine tarihsel bir perspektiften bakmaya ve bir durum tespiti oluşturmaya çalışıyor. Heykeli kütle-mekân-form sanatı olarak gören üretimin ardındaki dünyaya ve kavramsallığa açılmak istiyor. Başlangıç evresindeki soyut-inşacı gelenekten, tasarım fikrinin öne çıktığı uygulamalara, yerel ve evrensel karşıtlığından, malzeme tercihlerindeki çeşitliliğe, açık hava uygulamalarından iç mekânın şart koştuğu ölçek fikrine kadar 1950 yılından bugüne heykel sanatının geliştirdiği dillere öncelikle bir kayıt ve yanyanalık olarak işaret etmeye çalışıyor.

Serginin öncelikli amacı, müze izleyicisine tercih edilen sanatçıların öne çıkan üsluplarından doyurucu nitelikte bir seçki oluşturmak. Heykeltıraşların üretim dünyalarına, tercih ettikleri anlatım biçimlerine işaret etmek ve diğer sanatçılardan ayrılan ve benzeyen yönlerine parmak basmak. Bu nedenle üslup gelişimi ve tarihsel perspektif içerisinde sanatçıların en özgün yanlarını sergilemeyi uygun bulduk. Ve bu yapıtların tarihsel bir süreklilik oluşturmasına da özen gösterdik.

Serginin adını belirleyen "Bellek" ve "Ölçek" deyimleri, heykeltıraşlar için iki temel sorunsala işaret etmektedir. Doğa ölçeği, kent ölçeği ve insan ölçeği arasında en doğru anlatım biçimini, malzemesini ve büyüklüğünü arayan heykel düşüncesi, aynı zamanda insanoğlunun çağlar boyunca kendisini nasıl gördüğünün de çok yönlü ve gizemli bir bellek kaydıdır. Yaşadıkları dönemin ruhunu yakalamayı başaran özgün kimliklerin çarpıcı ürünleri, insanlık tarihinin en önemli verileri arasındadır.

Bir heykel sergisi bağlamında kullanılan "Bellek" deyimi, insanın üzerinde yaşadığı coğrafyadaki fiziksel varlığını ve kimliğini inşa etme eylemlerinin tüm biçimlerini kapsadığı gibi, bu sürecin aktörlerinin yetişme ve kendilerini gerçekleştirme aşamalarını da akla getirir. "Ölçek" ise, iç mekândan kamusal alana kadar sanatçı üretimlerinin veya müdahalelerinin tüm biçimlerini kapsar. Ayrıca teknik olarak da heykel düşüncesinin doğuş anından izleyici ile buluştuğu ana kadar olan tüm sanatsal, teknik ve ekonomik sorunlarını içerir.

Heykel sanatının en büyük talihsizliği ve aynı zamanda avantajı, üç boyutlu bir dünyada diğer nesnelerle paylaşmak zorunda olduğu mekân fikridir. Bu onun hem varoluşu için bir gerekçe hem de sınavdan geçmek zorunda olduğu bir deneyimdir. Yeryüzünde bir hacim kaplamasından dolayı heykelin varlığı her zaman için bir tehdit ve ayrıcalık olarak algılanır. Heykel, resim sanatında olduğu gibi iç mekânın değil, esasen dış dünyanın parçasıdır. Modern gündelik hayatının gerekliliği, heykeli ya müzeye ya da kamusal alana davet eder.

Dolayısıyla üretilen her heykel sadece modern estetik ile değil aynı zamanda algılama bütünlüğü olarak insanların ona verdiği tepkilerle de hesaplaşmak zorundadır. Bu nedenle sergide yer alan eserlerin hangi bağlam için üretildiğinden ziyade bizim onları hangi göz, estetik-politik yargı ve varoluş kaygısı ile izlediğimiz önem kazanmaktadır. Bir kesit olarak 15 sanatçıyı bir araya getiren sergi, bu tartışmaların başlaması için bir hareket noktası oluşturabilir.

Küratörler
Haşim Nur Gürel, Ali Akay, Levent Çalıkoğlu

Sergiye Katılmış Olan Sanatçılar :

Ali Hadi Bara (1906-1971)

1950 yılında Rudolf Belling yönetimindeki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Atölyesi?nin yönetimini Zühtü Müridoğlu ile birlikte üstlenen Ali Hâdi Bara?nın neredeyse yarım yüzyıllık sanat yaşamında ortaya koyduğu yapıtların dönemsel nitelikleri ve oluşum süreçleri toplu halde gözden geçirildiğinde, karşımıza Türk heykel sanatının klasik gelenekten soyut uygulamalara evrilişinin öyküsü çıkar.

Zühtü Müridoğlu (1906-1992)

Zühtü Müridoğlu 1948 yılında ikinci kez Paris?e gidişinde karşılaştığı soyut sanat anlayışından etkilenerek Türkiye?ye döndüğünde, ağaç dallarını kullanarak, onları dönüştürerek soyut heykeller gerçekleştirmeye başlar. Daha sonra bazı soyut kompozisyonlarında ahşabın yanı sıra pişmiş toprak ve bakır folyolar da kullanır. Müridoğlu 1955?lerde stilize figürleri içeren ahşap kabartmalar da yontar.

Şadi Çalık (1917-1984)

Sanatçı, yapıtlarında gerek form gerekse malzeme olarak çoğulcu bir yaklaşım sergiler. Güçlü bir anlatım, simgesel iletiler işin yerleşeceği konuma, kapsama göre, kullanılan malzemenin özelliklerine göre her seferinde özgürce yeni baştan düşünülür, temel heykel düşüncesi her seferinde yeniden sınanır. Sanatçı hem form hem de malzeme seçimlerinde çoğulcu bir yaklaşım benimsemiş ve önerdiği simgesel formları daha güçlü anlatımlara kavuşturacak öneriler geliştirmiştir.

İlhan Koman (1923-1986)

Bilim ile sanat arasındaki sınırın üç boyutlu bir uzamda nasıl şekillenebileceğini gösteren bir sanat anlayışı var İlhan Koman?ın. Akıl ile güzellik, tasarım ile uygulama arasındaki nazik ilişki, onun çalışmalarının asli karakterini oluşturmaktadır. Sanatçı, 1950?li yıllardan başlayarak heykelin, bilinmeyenin yerini alabileceğini düşünen bir sanat anlayışı geliştirir.

Kuzgun Acar (1928-1976)

1961 yılında II. Paris Uluslararası Gençlik Bienali?nde birincilik ödülü alarak 1962 yılında Paris Modern Sanatlar Müzesi?nde kişisel sergi açmaya hak kazanan Kuzgun Acar, sanatın yaşama nüfuz etmesi gerektiğini düşünen bir kuşağa ait. Tiyatronun bütün öğelerini masaya yatıran epik tiyatro için gerçekleştirdiği masklar, sokak gösterileri ve mitinglerde ürettiği kıyafetler, ihtiyaç duyulduğunda değeri anlaşılan çivi ve kafes tellerini işleyerek oluşturduğu çalışmalar...

Ali Teoman Germaner (1934)

Ali Teoman Germaner, çevresindeki sosyal ve politik olaylara yönelik duygularını, tepkilerini, yaptığı işlere kendine özel bir biçem dili ile yansıttığını çeşitli söyleşilerinde dile getirmiştir. Mitolojik ve tarih-öncesi hayvanlardan da esinler taşıyan bu simgesel yaratıkları, örneğin son çalışmalarında ele aldığı ?Zümrüd-ü Anka? kuşlarını, Germaner, anlatmak istediklerinin temel anlatım araçlarına dönüştürmeyi amaçlar.

Saim Bugay (1934)

Saim Bugay, Türkiye?de yaşamanın ve politik bilince ve kimliğe sahip olmanın olumlu ve olumsuz tüm yanlarından payına düşeni fazlasıyla almış örnek bir aydın. Sanatçı üç-dört yaşında çizmeye ve tahta yontmaya başlar. Akademi öğrenimi öncesi yanında çalıştığı tenekeci Mehmet Usta, Faruk Morel ve ağaç oyma sevdalısı Sami Bey malzeme konusunda ilk bilgilendikleri, yirmi dokuz yaşında girdiği Güzel Sanatlar Akademisi?nde Zühtü Müridoğlu, Ali Hâdi Bara ve Şadi Çalık ise ilk atölye hocaları ve ustaları olurlar.

Mehmet Aksoy (1939)

Coşkulu ve anlatımcı bir heykel anlayışı var Mehmet Aksoy?un. Büyük kütlelerle boğuşmayı seviyor, çekicin ve murcun, en büyük yardımcısı olduğunu düşünüyor. El emeği ve aklın buluştuğu noktayı keşfetmenin, heykelin varoluşu için vazgeçilmez olduğuna inanıyor. 1970?lerde Türkiye?deki politik ortamın karanlık günlerinde sembolik ama aynı zamanda toplumsal referansları olan imgeler yaratmıştı sanatçı. Heykelin, yaşadığı hayatın karşılığı olması gerektiğini göstermek istiyordu.

Seyhun Topuz (1942)

1980?lı yılların başından itibaren heykel sanatını geometrik-soyut bir anlatım aracı olarak gören Seyhun Topuz, çalışmalarında doğada karşılaşamayacağımız formlar tasarlamaktadır. Matematiksel bir düzen ve hesap fikriyle tasarımlanan bu heykeller, izleyicisini aklı ile kavrayabileceği bir dünyaya davet etmektedir. Formun ve malzemenin alabildiğine yalınlaştırıldığı çalışmalarında sanatçı, dünyadaki değişimin karşısında durabilecek ideal bir yapı tasarlamaktadır.

Meriç Hızal (1943)

Doğa ile düşüncenin uyumlu bir sentezi olarak tarif edilebilir Meriç Hızal?ın çalışmaları. Doğanın verdiği yabanıllığı kültürün ürettiği bilgi ile buluşturan sanatçı, çalışmalarında alışılmadık, kendine özgü bir arınma içerisindedir. Uyguladığı temel bir üslubu yok Meriç Hızal?ın. Doğadan uzaklaşmadan, sanatın doğaya ve insanlığa ne katabileceğini araştıran bir sanat anlayışı söz konusu. Metal, mermer, ağaç gibi farklı malzemeleri tasarımının gereği olarak kullanabiliyor.

Ferit Özşen (1943)

Ferit Özşen kendisi ile 1997 yılında yapılan bir söyleşide soyut heykellerinin en belirgin temasını kısaca şöyle özetler: ?Dokuz aylık hamile bir kadının karnına dokunmuştum; cam gibi parlak-sert, sıcak ve küresel, bu doğa harikası, içindeki varlıkla birlikte beni çok etkiledi. Hamile kadınlar çizdim. Heykeller yaptım. Giderek kollar ve bacaklar yok oldu. Küre salt bir biçim olarak elimde kaldı. Üreme ve bereket sembolü olarak kullandım onu. Tıpkı Ön-Asya?nın mutlak bereket tanrıçası Kibele gibi. Sonradan yaptığım seriye ?Kibele Serisi? dedim.

Koray Ariş (1944)

1990?lı yılların başında malzemeyi deri olan insan gövdesi soyutlamalarıyla adından söz ettirmeye başlayan Koray Ariş, son dönem heykellerinde, izleyicinin dokunmasıyla sallanan hacıyatmaz benzeri formlar tasarlamaktadır. Erken dönem işlerinde kurguladığı figürler, uzuvları olmayan kötürüm bedenlerdir. Yüzeyleri kesik çizgilerle taranan bu dişi ve eril bedenler, aynı zamanda yerleşik figür kullanımına karşı da bir alternatif oluşturma amacındadır.

Osman Dinç (1948)

Osman Dinç?in yapıtlarında; elips, daire, küre gibi temel geometrik formların ve demir ile cam gibi tarihin eski çağlarından günümüze kullanılmış ve simgesel anlamlar da yüklenmiş malzemelerin kullanımı ilk bakışta dikkati çeker. Sanatçının aynı heykel modülünü yineleyerek elde ettiği güçlü etki ve anlatım, zaman zaman eski çağların sanat yapıtlarına yapılan göndermeler ile daha da güçlenir. Sanatçının; Eski Kılıç Kayık, Zaman Çeşmesi, Mekik, Seyahat İçin Uygun Olmayan Üç Obje, Ses Enstrümanı, Damla, Üç Güzeller, Gezegen, Demir Çağı, Oppidum, Kara Selvi, Tambur Kayık, Mask, Çiğ Çeşmesi vb. adlar da verdiği yaratıları insanın tüm ilgi alanlarına ve tarihine göndermeler içeriyor.

Azade Köker (1949)

Beden ve bedeni oluşturan toplumsal ve varoluşçu kodlar üzerine düşünen bir sanatçı Azade Köker. Her yerde dolanan ve aslında hiçbir yere ait olmayan bir kabuk olarak bedenin varlığını sorgulayan nesne ve yerleştirmeler gerçekleştiriyor. İnşa edilen, dönüştürülen ve sürekli olarak öykünülen bir beden sorunsalının bugünün görsel dünyasındaki yerini bulmaya çalışıyor.

Rahmi Aksungur (1955)

Çalışmalarında insanlık tarihi kadar eski mistik söylemler ile heykel sanatının temel kavramlarını buluşturan Rahmi Aksungur, heykellerini öncelikle bir tasarım problemi olarak görmektedir. Onun çalışma yönteminde yapıt, tasarım aşamasında sonuç bulur. Sanatçı daha sonra tasarıma göre malzeme seçer ve çalışmalarında kullanacağı renk ve materyali çevreden gelen her türlü enerjiyi emme ve yansıtma özelliğini göz önünde bulundurarak belirler.

BASIN BÜLTENİ LİSTESİNE KAYIT OLMAK İSTİYORUM